Bilgi Çağı Radyo programı

GDO'nun çevreye etkileri ve tıpta kullanımı

  • Hakan Ozan Erzincanlı
  • 05 Mart 2012 Pazartesi
  • 10531 defa okundu
  • Yorum
  • Yazdır
  • PDF
Bir önceki yazımda GDO' nun ne olduğu, nasıl yapıldığı ve temelde neden korkulduğunu yazmaya çalışmıştım. O yazıda temelde GDO' nun insan sağlığına olası etkilerini, bilinmezlikleri ve riskleri anlatmaya çalışmıştım. 
GDO'nun çevreye etkileri ve tıpta kullanımı

Oysa sadece insan sağlığına ve sadece yiyeceğimiz gıdadaki GDO' ya odaklanmak kendimizi korumak amaçlı verdiğimiz içgüdüsel bir tepki ve günümüz insanının içgüdüsel tepkilerle yaşama lüksü "maalesef" yok. Sistem çok daha karışık ve aşağıda, bir çoğumuzun haberi bile olmadan GDO daha ne şekilde hayatlarımızı etkileyebilir, onu anlatacağım.

İnsan dışı canlılar ve biyoçeşitlilik

İnsanlık olarak dünyayı parselledik ve sahiplendik. Bitkilerin, hayvanların, havanın, suyun, dağın, taşın sahibi olduğumuzu iddia ediyor ve böyle yaşıyoruz... 

Dünyayı defalarca yok edecek güçte silahlarımız var...

İnsanlık olarak zenginleştiğimizi, güçlendiğimizi sandıkça aslında fakirleştiğimizi içten içe belki fark, belki hissediyoruz. BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Başkanı Ahmed Djohlaf, 2010 yılında İngiliz Guardian gazetesine verdiği bir ropörtajda bakınız ne diyor: 

“Bilimadamları, dünyada her 24 saat içerisinde 150-200 bitki, böcek, kuş ve memelinin soyunun tükendiği tahmin ediyor. Bu neredeyse doğal ya da tarihte olan oranın 1000 katı. Ve birçok biyologa göre bu, 65 milyon yıl önceki dinozorların yok oluşundan beri olan en büyük yok oluş. Memeli türlerinin % 15' i ve kuş türlerinin % 11' i soyu tehlike altındaki türler listesinde.”1

Dünyada toplam 1.742.000 canlı türünün tanımlandığı ve 4.926.000 canlı türünün bulunabileceği belirtilmekte.2 Buna göre türler bu hızla yok olursa 100 yıl içerisinde doğada yaşaması mümkün olmayan birkaç evcil bitki ve hayvandan başka canlı türü kalmayacağını öngörebiliriz. (Bence hemen bir fotoğraf makinesi ile günümüzde görme şansı bulduğunuz tüm bitki, hayvanların fotoğrafını çekip bir sandıkta torunlarınıza hatıra olarak bırakın; çünkü bu gidişle onlar bunların gerçeğini asla ama asla göremeyecek.)

Ve bizler biyoçeşitliliği korumak için büyük seferberlikler başlatıp ciddi önlemler alabilsek bile genetiği değiştirilen canlılar, doğadaki yabani ve evcil türlerle çiftleşip onların genetiğini değiştirebilir ve bunun geri dönüşü maalesef pek mümkün  olmaz.

Genetiği değiştirilmiş bir canlı, diğer canlı türlerini nasıl değiştirir?

Örneğin lahanagillerden bir yağ bitkisi olan kanola (kolza)' nın GDO varyeteleri; kendi ailesindeki karnabahar, brokoli, yabani turp, yabani şalgam, yabani hardal ile tozlaşabilir (yabani hardalı [Sinapis arvensis L.] bilirsiniz, ilkbahar ve yazın etrafta sarı sarı çiçek açan ve çok geniş yayılış gösteren bir bitkidir). Bu durumda örneğin normalde yabani hardala zarar verip nüfusunu kontrol altına alan bir böcek; GDO (Bt geni) içeren hardalların ürettiği zehir sebebi ile bitkinin nüfusunu kontrol edemeyecek ve GD' leşmiş yabani hardal bu avantajı ile bölgedeki tüm florayı (biteyi) işgal edebilecektir.

Ayrıca genetiği değiştirilmiş bitkiler ile tarım yapılan bir bölgede, etraftaki üreticiler asla GDO bitki üretmek istemeseler de rüzgar, arılar, kelebekler aracılığı ile taşınan GD polenler; GDO' suz bitkilere ulaşabilir ve onları da GDO' lu yapabilir.

Yine örneğin genetiği değiştirilmiş bir balığın, yetiştirildiği havuzdan-kafesten kaçması durumunda (ki bu sıklıkla olur); bu balık doğal türdeşleri ile çiftleşerek o türün genlerinin değişmesine kolaylıkla sebep olabilir.

Tıpta GDO'lar, biyosentetik ensülin üretimi

Ve aslında risk çok daha da yakınımızda. Şeker hastalarının tedavisinde kullanılan ensülinin günümüzde nasıl üretildiğini biliyor musunuz? Şöyle:

1- İnsan ensülin proteinini üreten gen, insan kromozomundan alınarak izole edilir (ayrıştırılır).

2- Bu gen, bir bakterinin plazmidine eklenir. Plazmidler bakterinin içerisinde konulur. Böylece insan ensülin proteinini üreten gen bir bakteri DNA' sına eklenmiş olur.

3- Bir bakteri uygun ortamda çoğalır ve doğal olarak insan ensülin proteini üreten gen de özelliğini kaybetmeden bölünerek çoğalır.

4- Böylece bu bakteri tarafından şeker hastaları için gerekli ensülin bolca ve domuz veya inekten üretilen ensüline göre çok daha ucuz şekilde üretilmiş olur. Buna "biyosentetik ensülin" denir.3 Şimdilerde bu üretim bakteriler yerine Aspir bitkisi ile yapılmaya başlanıyor, böylece üretim maliyetleri düşecekmiş.4

1980' lerde "biyosentetik ensülin" in keşfedilmesi, domuz ve inek ensülinine göre çok daha ucuz şekilde üretilebildiği için şeker hastalarının ilaç masraflarını çok azaltmış ve patent sahibi firmayı zengin etmiştir.

Evet, sağlığı söz konusu olduğu zaman bir insan "tamam, bu ilaç satın alamayacağım ücretlerde üretilecek ve ben hayatımı sağlıklı şekilde sürdüremeyeceksem, GDO' larla üretilmiş ilaçları kullanabilirim" diyebilir.(Tabii merak ediyorum acaba kaç şeker hastası kullandığı ensülinin GDO bakteriler tarafından üretildiğini biliyor? Aspir ile üretilecek olsa bilecek mi?) Ancak bu bakterilerin doğaya karışmasını önlemek mümkün mü? Bu biyosentetik ensülin 1980 'li yıllardan beri üretilip kullanılıyor. Ve bunun üretiminde yaygın olarak kullanılan bakteri "E. coli". Bu bakteri her yerdedir: toprakta, havada, elimizde, suda... Ayrıca ayçiçeği ile aynı familyadan olan GDO aspir bitkisini de hatırlayalım.

Yani;

1- Genetik mühendisliği kullanılarak canlıların genlerine müdahale etmek ile doğadaki canlılar, doğal DNA yapılarını kaybedebilir ve bunun geriye dönüşü imkansıza yakındır.

2- Parmağınızı bastığınız herhangi bir noktada, uzak bir akrabanızın DNA' sının bir kopyasına sahip, ataları 1990 yılında laboratuardan kaçmış (ki bu çok mümkündür) bir bakteri bulunabilir. (Dikkat edin, o bakteri akrabanız sayılır:)

Sonuç

Tıp amaçlı bile olsa genetik mühendisliği ile genlere yapay olarak müdahale etmek doğal yaşamı ve dolayısı ile insanı olumsuz etkiler. Olası kayıplar geri dönüşsüzdür. Şeker hastalığına karşı belirlenmesi gereken ana politika, insanlar hasta olduktan sonra tedavi etmek için ucuz ensülin üretmek değil; hastalığın hiç oluşmamasını sağlayacak tedbirler almaya çalışmak olmak zorundadır. 

Şeker hastalığı son 100 yılın hastalığıdır ve yanlış tarım, gıda, sağlık politikalarının; vahşi kapitalizmin ürünüdür. 

Günümüzde tarım endüstrisi gıda endüstrisini ve o da tıp endüstrisini beslemektedir. Bu döngü içerisinde de herkes, alır verir ve ekonomiye can verir. Ekonomi canlandıkça gerçekte doğanın ve dolayısı ile insanın öldüğü; gelecek nesillerin önü alınamaz şekilde yoksullaştığı görülmez. 

Bu makalemi de bir önceki ile aynı şekilde bitirmek istiyorum: 

İnanılamaz bir karmaşa içerisinde akıl almaz bir düzen sağlayan DNA' ya, insanların zorla ve hile ile müdahalesinin son bulması dileğimle...

Sevgi ve saygılarımla

Hakan Ozan Erzincanlı

Kaynaklar

1 http://www.guardian.co.uk/environment/2010/aug/16/nature-economic-security 16 Ağustos 2010

2 http://www.ekolojimagazin.com/?id=20&s=magazin  

3 http://www.iptv.org/exploremore/ge/what/insulin.cfm 

4 http://www.i-sis.org.uk/gmSaffloweHumanPro-Insulin.php 

Bu makalenin orijinali www.tarimsal.com adresinde yayınlanmaktadır. Makaleyi, kaynak ve yazar belirtmek şartı ile istediğiniz yayın organında sınırsız olarak yayınlayabilirsiniz.