Bilgi Çağı Radyo programı

Marie Curie'den sonra ne değişti

19. yüzyılda fiziksel ve manevi açıdan erkeklerle aynı fırsat eşitliğine sahip bir kadın Edison yerine ampulü keşfedemez miydi? Fırsat eşitliği sağlanmadan ne yazık ki bu tartışmaların hepsi sığ ve anlamsız kalıyor. Ve kadınlar 18. yüzyıldan farksız olarak halen bu fırsat eşitliğini kazanmak için farklı alanlarda mücadeleye devam etmek zorunda kalıyorlar.  
Marie Curie'den sonra ne değişti

Fransız Lisesi’nden mezun olan birisi olarak ders kitaplarımdan aklımda en çok yer edinen resimlerden biri Marie Curie’nin, kocası Pierre Curie ile laboratuvarda deney yaparkenki fotoğrafları. Fransa’da pek çok enstitüye, sokağa, meydana da Marie Curie’nin başarılarının hakkını vermek istercesine onun ismi konulmuştur.

Polonya asıllı olan Marie Curie, radyoaktivite araştırmaları ile iki kez Nobel ödülü kazanıyor. Curie, Nobel ödülleri verilmeye başlandıktan 2 sene sonra, 1903 yılında Nobel Fizik Ödülü’ne ve ardından 1911 yılında Nobel Kimya Ödülü’ne hak kazanarak hem ilk Nobel alan kadın unvanını edinmiş hem de Nobel tarihinde bu ödülü 2 kez kazanan ilk bilim insanı olmuştur.

Peki ama Marie Curie’den sonra ne değişiyor? Nobel, günümüz dünyasında bir asrı aşkındır bilimin nabzını tutuyor. Hepimiz her yıl bu prestijli ödüle kimlerin aday olacağını ve kazanacağını merak içinde bekliyoruz. Kadınların bilim dünyasındaki yerini Nobel üzerinden okumaya kalkışırsak durumun hiç de parlak olmadığını görüyoruz. Kadınlar Nobel dünyasında ekonomi alanı dışında her alanda ödüle hak kazanmışlar. Fakat şu ana kadar ekonomi dalında Nobel alan hiç bir kadın olmamış. Buna paralel olarak Türkiye’ye baktığımızda sosyal politikadan bilgi teknolojilerine bir çok alanda başarılı kadın araştırmacılarla karşılaşıyoruz, ama en önemli iktisat kitaplarımızın yazarları hep erkek araştırmacılar.

1901 yılından beri 777 kişiye dağıtılan Nobel ödüllerinin şu ana kadar yalnızca 34 tanesi kadınlara verildi. Kadınların en çok Nobel Ödülü’ne hak kazandıkları alanlar ise Nobel Barış ve Edebiyat Ödülü. Yani kadınlar artık Marie Curie’den çok uzakta... En son 2004 yılında Amerikalı bilim insanı Linda B. Buck “Fizyoloji ve Tıp“ alanında Nobel almaya layık görüldü. Zaten edebiyat ve barış alanı dışında Nobel ödülü alan kadınların sayısı da sadece 11.

Sharon Bertsch McGrayne’ın, 1993 yılında yazdığı kitabının konusu Nobel ve kadınlar. McGrayne kitabında Nobel ödülü kazanmış ve de Nobel’e hak kazanan projelerde çalışmış olan 14 kadının hikayesini anlatıyor. Hikayelerin hepsinde de karşımıza büyük bir mücadele ve çetin bir yaşam öyküsü çıkıyor. Kadınlara bu yolu bu kadar çetin kılan nedenler genelde benzer. Kadın araştırmacılar ya iyi bir eğitim alacak şansa sahip olmuyorlar ya da erkek egemen bilim dünyasında istedikleri imkanları ve fırsatları elde edemiyorlar, karşılarına bariyerler çıkıyor. 

{mospagebreak}Bu 14 kadının ve daha nicelerinin hikayesine baktığımızda erkeklerin başarılarının bilim çevrelerinde büyük ses getirirken kadınların çalışmalarının görmezden gelindiğini görüyoruz. Yaptığı çalışmalarda içinde bulunduğu ortam şartları dolayısıyla 37 yaşında kansere yenik düşerek hayatını kaybeden İngiliz Fizikçi Rosalind Elsie Franklin’in hayat öyküsü de bu duruma bir emsal. Franklin’in hayatına baktığımızda daha 15 yaşında gelecek ile ilgili planlarını yaparken babasının bir bilim insanı olmasına karşı çıktığını görüyoruz. DNA konusunda ilk araştırma yapan kişilerden birisi olan Franklin’in babası ise kızının sosyal güvenlik uzmanı olmasını hayal ediyordu. Fakat Franklin daha sonra babasının izni ile kariyerine fizik ve kimya dallarında devam ediyor. 1951 yılında Londra’da Maurice Wilkins ile tanışıyor ve onunla beraber X ışınları kırılım yöntemi ile DNA'nın yoğunluğu ve sarmal yapısı üzerinde yaptığı çalışmalar sayesinde Nobel alan James Watson ve Francis Crick çalışmalarına öncülük ediyor. Franklin’in 1958’deki ölümünün ardından 1962 yılında Watson, Crick ve Wilkins DNA çalışmalarından dolayı Nobel alırlarken Franklin adı da çoktan unutuluyor.

1964 yılında kimya alanında “Biomoleküllerin üç boyutlu yapılarını belirlemek için kullanılan X-Işını kristallografisi” çalışması ile Nobel ödülü kazanan Dorothy Crowfoot Hodgkin ise Oxford Üniversitesi’ndeki çalışmaları sırasında Kimya Bölümü Kulubü’nün araştırma toplantılarına girmesine “kadın” olduğundan dolayı önce izin verilmiyor. Ama zamanla yeteneğini ve gayretini iyice ortaya koyan Hodgkin’e kapılar bir zaman sonra açılıyor.   

Tarihin sayfalarını daha da çevirdiğimizde kadınların bugün karşılaştıkları zorlukların benzerleriyle daha da acımasızca 18. yy’da da karşılaştıklarını ama yine de bilim aşklarından vazgeçmediklerini görüyoruz. Herhalde bu durumun en iyi göstergelerinden biri de kendine sahte bir erkek kimliği edinerek Fransız Devrimi sonrası 1795 yılında kurulan Ecole Polytechnique’de ünlü bir matematikçi ile denklemler üzerinde tez yazan 1776 doğumlu Fransız matematikçi Sophie Germain. Okula kadınlar kabul edilmediğinden dolayı dersleri takip etme imkanı bulamayan Germain bu okulda okuyan arkadaşlarından ders notlarını alarak çalışmalarına devam ediyor ve sonunda da matematikçi J. L. Lagrange’e bir erkek öğrenci ismi altında da bir tez bile hazırlıyor. Tezin başarı ile sona ermesinin ardından tezi yazanın Germain olduğu ortaya çıkıyor ve Germain kendisindeki yeteneği anlayan tez hocası ile çalışmalarına devam ediyor. Germain, matematik alanındaki çalışmaları ile 3. girişiminde 1816 yılında Academie Française’in altın madalya ödülüne hak kazanmış, fakat bir kadın olarak üzerine tepki çekmemek istediğinden ödül törenine katılmamış ve böyle olunca ödülü resmi olarak kabul görmemiş.  

İlgili Haberler