Marie Curie’den sonra ne değişti

Marie Curie’den sonra ne değişti
Nisan 08 01:04 2008

Fransız
Lisesi’nden mezun olan birisi olarak ders kitaplarımdan aklımda en çok yer
edinen resimlerden biri Marie Curie’nin, kocası Pierre Curie ile laboratuvarda
deney yaparkenki fotoğrafları. Fransa’da pek çok enstitüye, sokağa, meydana da
Marie Curie’nin başarılarının hakkını vermek istercesine onun ismi konulmuştur.

Polonya
asıllı olan Marie Curie, radyoaktivite araştırmaları ile iki kez Nobel ödülü
kazanıyor. Curie, Nobel ödülleri verilmeye başlandıktan 2 sene sonra, 1903
yılında Nobel Fizik Ödülü’ne ve ardından 1911 yılında Nobel Kimya Ödülü’ne hak
kazanarak hem ilk Nobel alan kadın unvanını edinmiş hem de Nobel tarihinde bu
ödülü 2 kez kazanan ilk bilim insanı olmuştur.

Peki ama
Marie Curie’den sonra ne değişiyor? Nobel, günümüz dünyasında bir asrı aşkındır
bilimin nabzını tutuyor. Hepimiz her yıl bu prestijli ödüle kimlerin aday
olacağını ve kazanacağını merak içinde bekliyoruz. Kadınların bilim
dünyasındaki yerini Nobel üzerinden okumaya kalkışırsak durumun hiç de parlak
olmadığını görüyoruz. Kadınlar Nobel dünyasında ekonomi alanı dışında her
alanda ödüle hak kazanmışlar. Fakat şu ana kadar ekonomi dalında Nobel alan hiç
bir kadın olmamış. Buna paralel olarak Türkiye’ye baktığımızda sosyal politikadan
bilgi teknolojilerine bir çok alanda başarılı kadın araştırmacılarla
karşılaşıyoruz, ama en önemli iktisat kitaplarımızın yazarları hep erkek
araştırmacılar.

1901
yılından beri 777 kişiye dağıtılan Nobel ödüllerinin şu ana kadar yalnızca 34
tanesi kadınlara verildi. Kadınların en çok Nobel Ödülü’ne hak kazandıkları
alanlar ise Nobel Barış ve Edebiyat Ödülü. Yani kadınlar artık Marie Curie’den
çok uzakta… En son 2004 yılında Amerikalı bilim insanı Linda B. Buck “Fizyoloji
ve Tıp“ alanında Nobel almaya layık görüldü. Zaten edebiyat ve barış alanı dışında
Nobel ödülü alan kadınların sayısı da sadece 11.

Sharon
Bertsch McGrayne’ın, 1993 yılında yazdığı kitabının konusu Nobel ve kadınlar.
McGrayne kitabında Nobel ödülü kazanmış ve de Nobel’e hak kazanan projelerde
çalışmış olan 14 kadının hikayesini anlatıyor. Hikayelerin hepsinde de
karşımıza büyük bir mücadele ve çetin bir yaşam öyküsü çıkıyor. Kadınlara bu
yolu bu kadar çetin kılan nedenler genelde benzer. Kadın araştırmacılar ya iyi
bir eğitim alacak şansa sahip olmuyorlar ya da erkek egemen bilim dünyasında
istedikleri imkanları ve fırsatları elde edemiyorlar, karşılarına bariyerler
çıkıyor. 

{mospagebreak}Bu 14
kadının ve daha nicelerinin hikayesine baktığımızda erkeklerin başarılarının
bilim çevrelerinde büyük ses getirirken kadınların çalışmalarının görmezden gelindiğini
görüyoruz. Yaptığı çalışmalarda içinde bulunduğu ortam şartları dolayısıyla 37
yaşında kansere yenik düşerek hayatını kaybeden İngiliz Fizikçi Rosalind Elsie
Franklin’in hayat öyküsü de bu duruma bir emsal. Franklin’in hayatına
baktığımızda daha 15 yaşında gelecek ile ilgili planlarını yaparken babasının bir
bilim insanı olmasına karşı çıktığını görüyoruz. DNA konusunda ilk araştırma
yapan kişilerden birisi olan Franklin’in babası ise kızının sosyal güvenlik
uzmanı olmasını hayal ediyordu. Fakat Franklin daha sonra babasının izni ile kariyerine
fizik ve kimya dallarında devam ediyor. 1951 yılında Londra’da Maurice
Wilkins
ile tanışıyor ve onunla beraber X ışınları kırılım yöntemi
ile DNA’nın yoğunluğu ve sarmal yapısı üzerinde yaptığı çalışmalar sayesinde Nobel alan James Watson
ve Francis Crick
çalışmalarına öncülük ediyor. Franklin’in 1958’deki ölümünün ardından 1962 yılında Watson, Crick
ve Wilkins DNA çalışmalarından dolayı Nobel alırlarken Franklin adı da çoktan
unutuluyor.

1964
yılında kimya alanında “Biomoleküllerin üç boyutlu yapılarını belirlemek için
kullanılan X-Işını kristallografisi” çalışması ile Nobel ödülü kazanan Dorothy
Crowfoot Hodgkin ise Oxford Üniversitesi’ndeki çalışmaları sırasında Kimya
Bölümü Kulubü’nün araştırma toplantılarına girmesine “kadın” olduğundan dolayı önce
izin verilmiyor. Ama zamanla yeteneğini ve gayretini iyice ortaya koyan
Hodgkin’e kapılar bir zaman sonra açılıyor. 
 

Tarihin
sayfalarını daha da çevirdiğimizde kadınların bugün karşılaştıkları zorlukların
benzerleriyle daha da acımasızca 18. yy’da da karşılaştıklarını ama yine de
bilim aşklarından vazgeçmediklerini görüyoruz. Herhalde bu durumun en iyi
göstergelerinden biri de kendine sahte bir erkek kimliği edinerek Fransız
Devrimi sonrası 1795 yılında kurulan Ecole Polytechnique’de ünlü bir
matematikçi ile denklemler üzerinde tez yazan 1776 doğumlu Fransız matematikçi
Sophie Germain. Okula kadınlar kabul edilmediğinden dolayı dersleri takip etme
imkanı bulamayan Germain bu okulda okuyan arkadaşlarından ders notlarını alarak
çalışmalarına devam ediyor ve sonunda da matematikçi J. L. Lagrange’e bir erkek
öğrenci ismi altında da bir tez bile hazırlıyor. Tezin başarı ile sona
ermesinin ardından tezi yazanın Germain olduğu ortaya çıkıyor ve Germain
kendisindeki yeteneği anlayan tez hocası ile çalışmalarına devam ediyor.
Germain, matematik alanındaki çalışmaları ile 3. girişiminde 1816 yılında
Academie Française’in altın madalya ödülüne hak kazanmış, fakat bir kadın
olarak üzerine tepki çekmemek istediğinden ödül törenine katılmamış ve böyle
olunca ödülü resmi olarak kabul görmemiş.  

<o: