Niceliğin gölgesindeki niteliksiz politikalar

0
590

Herhalde bu nedenle hep sayıları artırmaktan bahsederiz. Politikacılarımızda sayıların büyülü dünyasına kendilerini kaptırmışlardır. Hep mutlak değerlerden bahsederler, göreceli değerlerden, oranlardan çok hoşlanmazlar. Çünkü iyi olarak göstermek istedikleri pek çok durum, göreceli değerler ya da oranlar kullanıldığında pek iyi görünmez. Politikacılarımız, Türk toplumunun sayılara olan zaafını çok iyi bildikleri için, biraz Makyavelist öğeler de içeren “nicelik-odaklı politika” üretirler (terminolojiye yine katkıda bulundum galiba). Nicelik odaklı politikalar gösterişi seven toplum yapısından nemalanır. Amaç sayıları artırmaktır; nitelik ikinci plandadır.

Niteliği artırmak kuşkusuz önemlidir. Ancak nitelik-odaklı politika tasarlamak ve uygulamak zordur ve etkilerinin görülmesi uzun zaman alabilir. Buna bir de halkın niteliği artırmaya yönelik politikalara kayıtsız kalışı eklenince, (yani nitelik odaklı politikalar kısa dönemde oy olarak geri dönmez) her zaman olduğu gibi kolaya kaçıveririz. Bir diğer ifadeyle, devlet politikamızda nitelik her zaman niceliğin gölgesinde kalmıştır. Hatta niteliğin esamesinin okunmadığı durumlar bile mevcuttur.
Nicelik odaklı hedeflerin ve politikaların kısa dönemde Türkiye’nin başarısını; uzun dönemde ise başarısılığını büyük ölçüde belirlediğini düşünüyorum.

Kısa dönemde göz boyayan ve pembe bir dünya yaratan bu politikalar uzun dönemde oldukça olumsuz sonuçlar verebilmektedir. Yakın geçmişten iki örnek verelim.

1) “Herkese iki anahtar vereceğiz” söyleminin kısa dönemde olumlu yansımaları olmuşsa da, bu söylem uzun dönemde hali hazırda iki anahtarı olanların daha çok anahtar edinmesine neden olmuş; diğerlerinin durumunda pek bir değişiklik olmamıştır.

2) “Erken emeklilik” söylemi altında iş yaratmanın kolay yolu bulunmuş ve insanlar 39 yaşında emekli oluvermişlerdir. Kısa dönemde alan memnun satan memnun; ancak uzun dönemde sosyal güvenlik sistemi çökmüştür. Son 20-30 yılda nicelik-odaklı pek çok politika uygulanmıştır. Ben aşağıda şu an gözlemlediğim bir kaçını sıraladım. Her bir gözlem nicelik-odaklı politika yansıması; takip eden sorularsa niteliği yansıtan bakış açısıdır.

Nicelik odaklı politika söylemlerine ve hedeflerine örnekler:

•    Dünyanın 10 büyük ekonomisi arasına girmek. Bu nicelik olarak bile sorunlu. Ekonomik büyüklüğü artırmak için ya daha çok ürün üreteceksiniz, ya da insan üreteceksiniz. Biz ilkini pek iyi yapamadığımız için ikincisine odaklanmış durumdayız. Nüfusa göre ülkeler sıralamasına bakarsanız ilk 10’da 8 tane gelişmekte olan ülke görürsünüz. Her birinin nüfusu 150 milyonun üstünde. Bu ülkelerden herhangi birini yakalamak için kişi başına üretimi ikiye katlamamız lazım. Peki bunun nasıl yapacağız? Hal böyleyken neden kimse verimlilikten bahsetmez?
•    3 çocuk. Nicel olarak sorun yok. Hem iş gücü hem de tüketici sayısını artırır. Sonuçta her çocuk bir boğaz. Dünyanın 10 büyük ekonomisi arasına girmek hedefi ile de uyumlu (sonuçta insan üretiyoruz). Peki bu çocukların kaçına kaliteli eğitim olanağı sunacağız? Bu çocukların kaçına iyi koşullarda bir yaşam imkanı sunacağız?
•    Ar-Ge harcamalarındaki artış. Nicelik olarak sorun yok. Peki neden Ar-Ge harcamalarının Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya oranı %0.8-%0.9 bandına sıkıştı? Yaptığımız Ar-Ge’nin ihtivası nedir?
•    Sayıları neredeyse 100’e ulaşacak teknoparklar ve benzeri unsurlar. Yurdun dört bir yanını teknoparklarla ördük. Peki bunların kaçı gelişmiş ülkelerdeki akranlarıyla yarışır? Bu teknoparkların kaçında gerçekten katma değer sağlayan Ar-Ge yapılır? Teknoparklar, varoluş nedenleri arasında olan sinerji yaratmada gerçekten başarılı olmuş mudur? 
•    500 milyar dolarlık dış ticaret hacmi hedefi. İhracatımız her geçen gün artıyor. Nicel olarak hacim büyük, sorun yok. Peki neden kimse ithalattan bahsetmez? Dış ticaret sadece ihracat mıdır? İhracatın ithalatı karşılama oranı neden hep %60’lar seviyesine çakılı kalmıştır? Neden büyürken hep makina ithalatı artar?
•    200 kadar üniversitemiz var. Her üniversite bulunduğu ile ekonomik canlılık getirir, kiralar artar vs. Sonuçta her öğrenci bir boğaz. Nicelik bakımından sorun yok. Peki bu üniversitelerde okuyan öğrencilerden kaçı eğitim koşullarından ve kalitesinden memnun? Kaçı geleceği konusunda olumlu düşüncelere sahip? Bu üniversitelerdeki araştırmacılardan kaçı akademik imkanlardan memnun?  İlk 500 üniversite sıralamasında iki üniversitemiz var. Diğer bir ifadeyle Türkiye’deki üniversitelerin %1.2’si ilk 500 arasında. Bu oran İtalya’da %5.6; İspanya’da %10.6; Almanya’da %11.3; Malezya’da %5, Yunanistan’da %7.8 ve Çin’de %1.6 (hesaplamalar Webometrics son sürümü baz alınarak yapıldı). Bu oranları yakalamamız için yaklaşık 15 üniversitemizi ilk 500’e sokmamız gerekiyor. Bunun için ne yapıyoruz?
•    Akademik yükseltme kriterleri: kaç makale bastın, kaç kitap yayınladın vs. Yanlış hatırlamıyorsam Türkiye adresli bilimsel makaleler baz alındığında ilk makale üretimi açısından ilk 20 ülke arasındayız. Nicel olarak sorun yok, bu pozisyona ulaşmak için 22,000 makale yayınlamışız. Peki hangi dergilerde yayınlamışız? Neden prestijli akademik dergilerde bu kadar az yayınımız var? Bunları hiç sorguluyor muyuz? Makale sayısını ve doçentlik puanını tutturmak için pek çok akademisyen kaliteden ödün verip sayıya odaklanıyor. Neden genç akademisyenlerin en değerli zamanlarını (doktora derecesinden sonraki beş yıl) heba etmesine göz yumuyoruz? 10 liranın arkasında bir bilim adamımızın resmi var: Cahit Arf. Matematik literatürüne katkıda bulunduğu için (Arf halkaları) paramızın arkasına basmışız resmini. Az sayıda ama literatüre katkıda bulunan makaleleri nedeniyle bugün Arf’tan bahsediyoruz. Hatta bu sayı o kadar az ki, Arf yaşasaydı YÖK’ün şu anda uyguladığı doçentlik kriterlerini yerine getiremiyor olacaktı! Çünkü sayıdan kaybediyordu.
•    Inovasyon. Maalesef inovasyon terimini içini doldurumadan ağzımıza sakız ettik. Inovasyon herkesin dilinde. Bu nedenle biraz değeri düştü. Ankara’daki BİT firmalarına uygulanan bir ankette, işletmelerin %90’ı inovasyon yaptığını ifade etmiş! Ne diyelim; hadi size iyi inovasyonlar.